Yerel

Hakkı Kabal Yazdı: Azerbaycan’da 28 Şubat!

Azerbaycan’da 28 Şubat! 

 

Coğrafyalarımız tarumar ediliyor. Kimi bombalarla, kimi yasaklarla…

 

Bir yerde çocuklar bombaların altında kalıyor, başka bir yerde çocukların eğitim hayatı üzerinden inançları tartışmaya açılıyor. Yöntemler değişiyor, coğrafyalar değişiyor. Ama insanın inancıyla, kimliğiyle ve yaşamıyla uğraşma hevesi bir türlü değişmiyor.

 

Bugün Azerbaycan’dan gelen başörtüsü yasağına ilişkin haberler, ister istemez Türkiye’nin hafızasında eski bir yarayı yeniden hatırlatıyor, kanatıyor. Bir zamanlar bu ülkenin okullarında, üniversitelerinde, kamu kurumlarında yaşananları hatırlatıyor. Adeta Azerbaycan’da 28 Şubat hortluyor.

 

İnsanın ne giydiğiyle, nasıl yaşadığıyla, inancını nasıl taşıdığıyla uğraşmayı siyaset zanneden anlayış, bana göre insan onurunu ve haysiyetini ayaklar altına almaktır.

 

Fakat bugün asıl konuşmamız gereken, yasağın kendisi kadar, bu yasak karşısında Türkiye’den yükselecek sesin nerede olduğudur.

 

Çünkü bizim bu meselelerde hafızamız var, acımız var, mücadelemiz var.

 

Yıllarca Filistin için meydanları dolduran, Gazze’deki katliamlara karşı sesini yükselten, kadın hakları konusunda eylemler yapan, din eğitimi ve eğitim özgürlüğü için kamuoyu oluşturan nice muhafazakar derneğimiz, vakfımız ve sivil toplum kuruluşumuz var.

 

Bu kuruluşlar yıllardır bize ne anlattı?

 

Haksızlığa karşı durmayı…

Mazlumun yanında olmayı…

İnancın ve insan onurunun savunulması gerektiğini…

Zulüm karşısında susmanın şeytandan başkası olmayacağını…

 

Peki, bugün ne oluyor?

 

Azerbaycan’da başörtüsü yasağına ilişkin haberler gündeme geliyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki yasaklarla benzerlik taşıyan bir mesele konuşuluyor. Ancak yıllardır meydanlarda görmeye alıştığımız bazı çevrelerden aynı kararlılıkta bir tepki göremiyoruz.

 

İnsan ister istemez soruyor: Biz ilkeler için mi mücadele ediyorduk, yoksa ilkelerimize uygun düşen şartlar oluştuğunda mı mücadele ediyorduk?

 

Bu soruyu sormak kimseye haksızlık etmek değildir. Bilakis, yıllardır anlatılan değerlerin samimiyetini sorgulamaktır.

 

Elbette her kuruluş her meseleye aynı anda tepki vermek zorunda değildir. Her sessizliğin arkasında kötü niyet aramak da doğru olmaz. Fakat kendisini mazlumun sesi, inancın savunucusu ve hak mücadelesinin temsilcisi olarak tanımlayan kurumların sessizliği, kamuoyunda haklı sorular doğurur.

 

Çünkü insanın zihnini kurcalayan soru şudur:

 

Dün meydanları doldurmak için yeterli olan haklılık, bugün neden yeterli değil?

 

Dün yasaklara karşı söylenen sözler, bugün neden bu kadar cılız?

 

Dün zalimin kim olduğuna bakmadan mazlumun yanında durulduğu söyleniyordu. Bugün zalimin kim olduğuna bakılıyor olabilir mi?

 

Bunlar ağır sorular. Ama bazen bir hareketin kendisine sorması gereken sorular, dışarıdan yöneltilen eleştirilerden daha ağırdır.

 

Bir davanın samimiyeti, yalnızca dostlarının yanlışına karşı değil, kendi mahallesinin yanlışına karşı da konuşabildiği ölçüde anlaşılır.

 

Şayet bir haksızlığa karşı sesimiz, o haksızlığı yapanın siyasi konumuna, devlet kimliğine veya bizimle olan ilişkisine göre değişiyorsa burada ilke değil, tercih konuşuyor demektir.

 

Filistin’deki zulme karşı çıkmak ne kadar insani ve vicdani bir sorumluluksa, Azerbaycan’da inançları nedeniyle ayrımcılığa uğradığını düşünen insanların haklarını savunmak da aynı evrensel ilke çerçevesinde değerlendirilmelidir.

 

Mazlumun kimliği değişince vicdanın sesi değişmez.

 

Zulüm, eline silah alınca mı zulüm oluyor? Bir insanın eğitim hakkını inancı üzerinden sınırlandırdığında, elinde bomba olmadığı için masum mu sayılıyor?

 

İşgal yalnızca topraklara girerek yapılmaz; insanın hayatına, tercihine ve özgürlüğüne müdahale eden uygulamalar da kendi bağlamında tartışılmalıdır.

 

Burada mesele Azerbaycan’ı hedef göstermek değil. Mesele, hangi ülkede yaşanırsa yaşansın, insanın inancını ve tercihlerini baskı altına alan uygulamalar karşısında tutarlı bir tavır alabilmektir.

 

Türkiye’nin geçmişinde bu konuda ağır tecrübeler var. O günlerin mağduriyetlerini anlatanların, bugün başka coğrafyalarda benzer mağduriyet iddiaları gündeme geldiğinde aynı hassasiyeti göstermesi beklenir.

 

Çünkü hafıza, yalnızca kendi acımızı hatırlamak için tutulmaz. Başkasının acısını tanıyabilmek için de tutulur.

 

Bugün susan yarın konuşabilir mi?

 

Elbette konuşabilir. İnsanlar da kurumlar da eksiklerini fark edip tutumlarını gözden geçirebilir. Ancak bugün ilkesel bir meselede sessiz kalıp yarın başka bir meselede meydanları doldurmak, ister istemez o sesin samimiyetinin sorgulanmasına yol açar.

 

Sivil toplum kuruluşları, adında sivil yazdığı için değil, gerektiğinde bağımsız söz söyleyebildiği için kıymetlidir. Vakıflar, yalnızca faaliyet takvimleriyle değil, zor zamanlarda gösterdikleri ahlaki tutarlılıkla da hatırlanır.

 

Bir davanın büyüklüğü, kaç kişiyi meydana topladığıyla ölçülmez. Gerektiğinde kaç kişiye rağmen doğru bildiğini söyleyebildiğiyle ölçülür.

 

Şimdi bir kez daha soralım:

 

Dün Filistin için yükselen sesler, bugün Azerbaycan için neden aynı açıklıkta yükselmiyor?

 

Dün yasaklara karşı verilen mücadele, bugün neden hatırlanmıyor?

 

Biz mazlumun yanında mıydık, yoksa yalnızca bizim mazlumumuzun mu?

 

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünkü sessizliği değil, yarın söylenecek sözlerin inandırıcılığını da belirleyecek.

 

Çünkü vicdanın pasaportu olmaz. Adaletin sınırı olmaz. İnanç özgürlüğünün de dost ülkeye, kardeş devlete veya siyasi konjonktüre göre değişen bir ölçüsü olamaz.